Büyük Aşklar, Büyük Hikayeler
Onlar büyük aşklar yaşadı; kimi uğruna öldü, kimi tuvale aktardı aşkını, kimiyse mısralara...
İkaros Yayınları'ndan çıkan Dahiler ve Aşkları ile Artemis Yayınları'ndan çıkan Her Şey Aşk İçin yazın, sanat, bilim ve siyaset tarihine geçmiş en unutulmaz aşklara yer veriyor. İşte bu iki kitaptan derlenmiş beş aşk hikayesi; kahramanlarının zaafları ve arayışları...
Marilyn Monroe ve Joe di Maggio
Marilyn Monroe, nam-ı diğer Norma Jean Baker gayrimeşru bir çocuktu. Doğumundan kısa süre sonra annesinin ruh sağlığı bozulmuş, bir akıl hastanesine yatırılmıştı. Küçük Norma Jean de koruyucu aile yanında büyümüştü. Sekiz yaşındayken yanında kaldığı aileye misafir gelen bir erkeğin tecavüzüne uğrayınca ruhunda izini ömür boyunca taşıyacağı bir yara alacaktı. Yaşadığı olayın acısı bir yana, kimse ona inanmamıştı da.
Evet, aile sevgisi bulamamıştı belki ama karşı cinsin ilgisi biraz da olsa avutuyordu onu. Ancak kimseye güvenmiyordu. Tek derdi iyi bir oyuncu olmak olan bu seks tanrıçası kısa yaşamı boyunca aşkta da aradığını bulamamıştı. İlk evliliğini 16'sında koruyucu aile yanında kalmamak için yapmış, kısa sürede boşanmıştı. Yıllar sonra aşkı Joe di Maggio'yla tanıştığındaysa yıldız olmaya doğru ilerliyordu. O güne dek adını bile duymadığı bu beyzbol efsanesi Marilyn'i gerçekten sevdi, ona kimsenin davranmadığı gibi davrandı.Alışık olmadığı bir duyguydu. Bu duygusal ve ürkek kadın Joe'ya güvenmeye başlamıştı. Belki de Hollywood'un sahte parıltısından onu çekip çıkaracak olan kişi Joe'ydu. 1954'te evlendiler fakat mutlulukları çok uzun sürmedi. Marilyn kariyerine son vereceğine söz vermişti. Oysa aynı dönem Yaz Bekarı'nda mazgalların üzerinde eteklerinin uçuştuğu o meşhur sahneyi çekecekti. Joe elinden geleni yapmıştı ama Marilyn'in ruhu şov dünyasına aitti. Evleneli daha bir yıl olmadan terk etti güzel kadını. Joe unutamamıştı Marilyn'i. Yeniden denemek istedi, Marilyn de...Ancak bunu kimse Marilyn ölmeden öğrenemedi. Joe'ya uzun bir aşk mektubu yazmıştı. Onu mutlu etmek istediğinden bahsediyordu fakat Marilyn mektubu hiç göndermedi. Kimilerine göre intihar etti kimilerine göre Başkan Kennedy'le yaşadığı kısa süreli ilişki onun sonunu getirdi. Evinde cansız bedeni bulunduğunda mektup masasının çekmecesinden çıktı. Cenazesinde Marilyn'in kulağına; "Seni seviyorum" diye fısıldayan Joe ömrünün sonunda dek her gün mezarına bir kırmızı gül gönderdi.
Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas
Yıl 1891... Şair ve yazar Oscar Wilde, Queensbury Markisi'nin üçüncü erkek çocuğu Lord Alfred Douglas, nam-ı diğer Bosie'yle tanışır. Ortadan ayırdığı siyah saçları ve delici bakışlarıyla dikkat çeken 37 yaşındaki Wilde kendisinden 15 yaş küçük bu yakışıklı gence daha ilk gördüğü an tutulur. Zaten hayatında ne çektiyse güzelliğe karşı zaafından çekmişti. Oscar Wilde o dönem toplumda iki çocuğu ve güzel bir eşi olan aile babası kimliğiyle kabul görüyordu. Oysa eşi Constance'in de bilgisi dahilinde genç erkeklerle de beraber oluyordu. Kendi deyişiyle edebi dehası onu geleneksel ahlakın üzerinde bir yere koyuyordu. Tanıdığı tüm erkeklerden farklıydı Bosie. Onun tüm şımarıklığını sineye çekiyor, ne isterse yapıyordu. Meşhur Dorian Gray'in Portresi romanını da ona karşı duyduğu aşkla kaleme almıştı. Her şey Bosie'nin yazdığı bir şiirde yaşadıkları tutkuyu 'aşk' olarak nitelendirmesiyle başladı. Bosie'nin kadınsı tavırlarına dayanamayan babası için bardağı taşıran son damlaydı bu.
Oğlunu evlatlıktan reddedecekti. Genç Bosie babasını dert etmemiş, maddi olarak Oscar'dan geçinmeye başlamıştı. Hatta babasına; "Ne kadar komik ve küçük bir adamsın" diyerek ateşi iyice alevlendirmişti. Queensbury Markisi önce Wilde'ın tiyatrosunu bastı, tehditler savurdu. Baktı olmuyor, oğlunun farkında olmadan kendisine verdiği fikirle çağının en yetenekli kalemlerinden birinin ışığını söndürdü. Hemen bir kartvizit bıraktı Oscar'ın kulübü Albemarle'ye. Üzerinde; 'Oğlancı Oscar Wilde'a' yazıyordu. Plana göre Oscar iftira yüzünden yaşlı adama hakaret davası açacaktı, ancak bu dava sonunda kendisi suçlu çıkacak ve eşcinselliğin kabul görmediği Viktorya Dönemi İngiltere'sinde hapse mahkûm olacaktı. Constance ve arkadaşları davayı geri çekmesi için Oscar'a yalvarmıştı. Ancak Bosie'nin de ısrarıyla geri adım atmadı Wilde. Dava sona erdikten birkaç gün sonra ahlaksızlık ve eşcinsellik gerekçesiyle tutuklandı, mahkeme masrafları yüzünden iflasın eşiğine geldi. İki yıl ağırlaştırılmış hapis cezası; saatlerce bir değirmende çalışmak, karanlık bir hücrede tahta üzerinde uyumak, 'iğrenç ve tarz yoksunu' olarak adlandırdığı mahkum kıyafetleri ve hapishane yemekleri Oscar Wilde'ı yavaş yavaş öldürdü. Eşi çoktan adını değiştirip çocuklarını da aldığı gibi İsviçre'ye yerleşmişti. 1897'de hapishaneden çıktıktan sonra Fransa'ya kaçtı Wilde. Bosie onu bekliyordu. Tutkuyla kavuşsalar da ilişkileri hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Kırgındı... Üç yıl sonra 46 yaşında Paris'te köhne bir otel odasında acılar içindeki ruhu bedeninden ayrıldı.
Frida Kahlo ve Diego Rivera
Frida Kahlo; Diego Rivera'yla tanıştığında henüz 15 yaşında bir öğrenciydi. Daha o gün onun çocuğunu doğurmak istediğini söyleyecekti arkadaşlarına. Çapkınlığıyla nam salmış 36 yaşındaki Meksikalı ressam ise genç kızın gür kaşlarının gölgelediği kahverengi gözlerine takılıp kalmıştı. Altı yıl boyunca bir daha hiç karşılaşmadılar. Frida artık 21 yaşındaydı. 18'inde geçirdiği ağır otobüs kazası nedeniyle aylarca alçılar içinde sırtüstü yatmış, aynı dönem resme başlamıştı. Alkol ve uyuşturucuyla hafiflettiği acısını tuvale yansıtıyordu. Onca yıl uzaktan Diego'yu takip etmişti. Zamanı gelmişti, birbirlerinin olabilirlerdi. Minyon Frida'yla iri kıyım Diego 1929'da evlendi. Nikaha Frida'nın sadece babası katıldı. Annesi kızının üçüncü evliliğini yapan, kendisinden yaşça büyük, çirkin ve ateist bir adamla evlenmesini asla kabullenemedi. 'Fil ve güvercin' lakaplı çift bundan böyle sıra dışı bir ilişki yaşayacaktı. Diego çapkınlığa devam edecekti. Frida'ysa mutsuz olsa da her defasında kendisine dönen eşini kabul edecekti; ta ki Diego Frida'nın kız kardeşi Cristina ile olana dek... Frida da başka aşklar yaşamaya başlamıştı, kadın - erkek birçok ünlü isimle anılıyordu. Yine de Diego'yla aralarındaki bağ hiç kopmadı. Şiddetli kavgalar, aşk dolu barışmalar sonunda boşanmayla sonuçlandı. Ayrılmaya mahkumdu Frida'yla Diego. Beraber olmaya da...'Diego; Hiçbir şeyi ellerine değişmem ve hiçbir şey gözlerinin altın yeşili kadar değerli olamaz' diye yazacaktı günlüğüne Frida. Aynı yıl tekrar evlendiler, ancak Frida bir şart koşmuştu; sevişmeyeceklerdi. Çünkü Diego'nun kendisiyleyken bir başka kadına dokunmasına dayanamıyordu. Frida vazgeçemediği aşkı Diego'yla ikinci evliliğini yaşarken hastalıklar da peşini bırakmıyordu. 1953'te Meksika'daki ilk kişisel serginin açılışına sedyeyle götürülmüş, geceyi galeride bir yatakta geçirmişti. Aynı yıl daha önce birçok kez ameliyat olduğu çocuk felçli bacağı kangren oldu ve kesildi. Depresyona girmişti; iki kere intihar teşebbüsünde bulundu. 13 Temmuz 1954'te öldüğünde Frida buna zaten hazırdı. Çok acı çekiyordu çünkü. Kimi kaynaklara göre bir an bile yanından ayrılmayan, kimi kaynaklara göreyse zor zamanlarında Frida'yı ihmal eden Diego da üç yıl sonra kanserden hayatını kaybetti. Meksika en parlak iki ressamını kaybetmişti. Fil ve güvercini ancak ölüm ayırmıştı.
Prens Rainer ve Grace Kelly
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir prens varmış Akdeniz'e bakan küçük bir ülkede. Ona artık evlenme zamanının geldiği söylenmiş. Yasal bir erkek varisi olmazsa Monako'nun tekrar Fransa himayesine katılması söz konusuymuş. Bunun üzerine 32 yaşındaki Prens Rainer prensesini bulmak için Amerika'nın yolunu tutmuş. Çevresinde kendisiyle olmak için can atan birçok genç kız olmasına rağmen aklı, 1955'te Cannes Film Festivali tanıtımı için Monte Carlo'ya geldiğinde tanıştığı aktris Grace Kelly'deymiş; kendi deyişiyle "Süzülen uzun saçları ve gözlerinin mavisiyle güzelliğinin bakanın üzerine aktığı sarışın güzelde..."
O yıllar Clark Gable'dan Cary Grant'a tüm rol arkadaşlarını kendine aşık eden Kelly, kimseye karşılık vermiyordu. İran Şahı'nın cömert hediyeleri dahi gözünü boyamamıştı. Oysa Prens Rainer'le Amerika'da görüştüklerinde her ikisinin de aynı duygunun peşinde oldukları belliydi; gerçek aşkın... Ortak noktaları çoktu; ikisi de aile sahibi olmak istiyordu. 1956 yılının nisan ayında görkemli bir törenle evlendiler. Düğünün reklam amaçlı yapıldığını, evliliğin uzun sürmeyeceğini iddia edenler olduysa da Kelly, Monako Prensesi kimliğine çok çabuk uyum sağladı. Ne Grace Kelly tekrar Hollywood'a dönmek istedi ne de Prens Rainer eski playboy günlerini özledi. Ancak bu masalsı aşk hikayesini 1982'de Kelly'nin kızı Stephanie'yle geçirdiği trafik kazası sona erdirdi. Güzel prenses kaza yerinde hayatını kaybetti. Rainer bir daha evlenmedi, kabuğuna çekildi. 2005'te öldüğünde hep istediği gibi prensesinin yanına gömüldü.
KAYNAK :
MarieClaire / Berin Yavuzlar
DİĞER BAŞLIKLAR
Yeni bir araştırma, aşk hayatındaki küçük jestlerin inkar edilmeyen gücünü ortaya koyuyor.
...
Uzun yıllardır birlikte olan çiftler aşklarını canlı tutmak için bunları yapıyor......
Evli veya erkek arkadaşlarıyla birlikte yaşayan kadınlar, diğerlerine göre daha çok kilo alıyor !
...
Siz de aşk ve güveni aynı erkekte bulabilen şanslı azınlıktan mısınız? Aşk hayatınız ciddi bir yol ayrımı...
Kadınların da aşk yalanları en az erkeklerinki kadar kalabalık! ...
20 yaşında mideye giren kramplar, 30 yaşında derin duygular, 40 yaşında kolaylık ve huzur... Aşkı her yaşta fa...
Aşk hayatınızda tutkunun ölmemesi ve azalmaması için çiftlerin ilişkilerinde yaratıcı yollar bulmaları gerek...
İşte ilişkilerde çiftlerin birbirleriyle duygusal yakınlık kurmasını kolaylaştıran formüller......
Erkekler tanışma anından itibaren 20 saniye içinde karşılarındaki kadın hakkında ihtiyaçları olan çoğu bilg...
Arayışlar, hatalı seçimler, beklentiler, ayrılıklar ve bir yığın mutsuzluk... Peki nerede yanlış yapıyoruz? ...
Mükemmel bir erkekle tanıştınız, aranızda anında elektrikleme oldu ama sizi aramıyor.Peki şimdi ne yapmalısın...
Neye aşk diyoruz? Hayranlık nerede bitiyor? Aşk nerede başlıyor? Neden itibaren birini seviyorum?...